19 Aralık 2010 Pazar

D- Bedenci Ulvi


D- KİTABIMIZIN ANA DAYANAKLARINDAN BİRİ OLAN, İVRİZ’DEYKEN KENDİSİNE “BEDENCİ” DEDİĞİMİZ, SINIF ÖĞRETMENLİĞİNDEN EMEKLİ, ALAYDAN YETİŞME KOLEJ ÖĞRETMENİ, BİZİM ULVİ DURMUŞ’UN ÖĞRETMENLİĞE VE KİTABIMIZA BAKIŞI:
  
Sevgili  dostum Mehmet,  
            Kitabında  bana da yer  verdiğin için teşekkür ediyorum!
“Çürüme” adlı kitabında, benden söz ettiğin bölümün başında; “Öğretmenliğin görevden ziyade yetki” olduğunu vurgulamışsın. Bunu tüm öğretmen camiasının doğru anlayıp  elindeki  bu önemli  yetkiyi  doğru kullanmasını  gönülden arzu ediyorum. 
Ben bir öğretmeni, özellikle de sınıf öğretmenini  hep bir tıp doktoruyla karşılaştırıyorum:
Nasıl ki çok meşhur da olsa hastasına yanlış teşhis koyup yanlış tedavi etmeye çalışan bir doktorun hastası iyileşmez, hastalığı ilerleyebilir, hatta ölebilir yada hasta sahibi onu kurtarmak için başka bir doktora gider, sonradan gittiği doktor doğru teşhis koyar ve hastayı doğru tedavisiyle sağlığına kavuşturabilir. İşte aynen öyle…
Ancak bu örnekte ölen yada sağlığına kavuşan sadece bir kişidir. Öğretmenin yanlış tutumunun sonucu  oluşan ve oluşacak olan zararlar bence çok daha vahimdir. Onun yaptığı yanlış koca bir sınıf…? Bunu bir de yıllarla çarpınca da kocaman bir insan topluluğu çıkar karşımıza...! Sonucun vahametini millet olarak ne yazık ki sıklıkla görüyor ve yaşıyoruz… Ancak tedbir alan nerede…?
               Öğretmeninin “hadi ulan ,beceriksiz herif” aşağılaması; pek çok çocuğun eğitim ve öğretim hayatını bitirilebileceği gibi, bu yolla, kendisiyle ve yaşadığı çevreyle barışık yaşayabilecek nesillerin de önüne koca bir kaya konulmuş olabilir. İşin kötüsü herkes bu kayayı aşma gücünü ve cesaretini gösteremeyebilir…!
Senin, “ Tam ortada durduk; her yöne baktık. Tuttuk bir de her yönden baktık.” sözünle ne çok şeyi ifade ettiğini umarım ülkemizin geleceğine katkı sağlayacak her fert anlar…!
Eline, diline ve yüreğine sağlık diyor, attığın bu güzel adımla topluma ışık olmanı diliyorum…!                                                                                              
                        
                               (Güya Emekli, Gerçek Bir Öğretmen):
                                      Ulvi DURMUŞ 

Ulvi, kardeşim;
İnan ki sana nasıl hitap edeceğimi de hakkında neler yazıp, nasıl teşekkür edeceğimi de bilemiyorum...?
Öğretmenlerimden, daha doğrusu şahsıma dönük öğretmenlik yapmış olan hocalarımdan biri de sensin. Her türlü tavır ve davranışınla senden çok şeyler öğrendik. Başta ben…!
Senden öğrendiğim şeylerin öncelik sırasını elbette hatırlayamıyorum. Lakin önem sırası aklımda… Öyleyse söze oradan başlayayım…
Yani “Allah-ü la’ dan” gireyim. Ayet-el Kürsü’den yani.
Bu kitabın bir yerlerinde, “Allah-ü la’ yı” çocuklukta senden, senin ağzından öğrenmiş olduğumu yazdım sanıyorum…
İnşallah O’nu sıkça okuduk. Anlamı da hatırımızda…
Senin bu öğretini “Gurbetteki Vekil” adlı kitap çalışmamızın “Kader” konusundaki açıklamalarımızda kendimize dayanak edindik. Ve kitabı Ayet-el Kürsü’den aldığımız feyzin üzerine dayandırdık. Senden, açıktan açığa “Çürüme” adlı kitap çalışmamızda bahsetmiş gibi görünsek de asıl itibariyle “Gurbetteki Vekil” adlı çalışmayı tamamen senden öğrendiklerimizin üzerine kurguladık. Dolayısıyla adın içinde geçmese bile biz seni asıl orada anlattık.
Ve hatta seninle ilgili bölümler evvela o kitabın içindeydi. Senin konuları “Çürüme” içine sonradan postaladık..(!)
Tabii ki, orada senden öğrendiklerimizi ileriki yıllarda edindiğimiz hayat tecrübelerimizle bir hayli geliştirdik. Katılırsın katılmazsın bilmiyorum ama biz orada;
“Nihai yaratıcı ve işlerin olur vericisinin” Allah olduğunu, O’nun genel uygulamasının ise, geleceği “kul” davranışına göre şekillendirmek biçiminde tezahür ettiğini kanıtladık. Dolayısıyla ve bu anlamıyla; “Kendi ellerimizle yarattığımız kader…(!)” lafının doğruluğuna biz de katıldık….
Böylece, özellikle okumuş yazmış kesim arasında sıklıkla rastlanan, dininden kopmamış ama “kader vb.” bir çok konuda kafası karışmış insanımızın soru ve sorunlarının, kafalarındaki karmaşanın belki de önemli bir bölümüne açıklık getirdik.
Yukarıdaki görüşlerine harfiyen katılıyorum.
İlave olarak da;
Çocuklarımızı, güya “eğitim öğretim” adına yarış atına çeviren, onların çocukluklarını yaşamalarına fırsat vermeyen zihniyet, değer yargısı, ortam, olgu ve oluşlarla “Meğer bizler paranın üzerinde oturuyormuşuz da haberimiz yokmuş… vb.” teranelerle, eğitim öğretimi ticari bir meta haline getirenleri de şiddetle kınıyorum…
Bu teşekkürler bölümünün başına koyduğum kendi ilkokul öğretmenlerimle ilgili kısacık açıklamam bunları izaha yeter de artar bile.
Bahsi geçen öğretmenlerime elbet teşekkür edildi ancak o yazıların oraya sırf teşekkür için konulmadığı da biline..!
            Kardeşim Ulvi;
Sözü uzatmayacağım. Ta çocukluğumuza dayanan, hala da süren bana dönük teveccühlerin, insanlığa ve erdeme dönük tüm davranışların için Allah senden, aileden ve cümle inananlardan razı olsun…! Allah’a emanet olunuz…!

E- Meter'li Öğrencim Ersin ....


            E- METER’Lİ BİR ÖĞRENCİMİN DUYGULARI: 

Orada bir köy var uzakta, o köy bizim köyümüzdür. Gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüzdür.
Evet; o köye gitmesek, o köyde yaşayan insanların aydınlık yarınlara çıkması için her şeyin başı olan eğitim ve öğretime ihtiyaçları vardır. Bunlar gerçekleştirilmediği taktirde ( o köy ) sadece sözcükte kalır.
O köyü sözcükte bırakmayan değerli öğretmenim Mehmet Duran Bey’in bizim köyümüze atanması yapıldı. Amma öğretmen gibi öğretmen… Sözü özü bir, fedakar, idaalist, köylünün derdi ile dertlenen, sevinçi ile sevinen, köye bir çok yenilikler getiren, ders saatinde öğretmen, ders dışında köylü ile kucaklaşan ve bütünleşen, köyün öğretmeni, doktoru, veterineri ve mimarı; köyün cehresini değiştiren vefalı öğretmenim;
 Sizi hiçbir zaman unutmadık, unutmayacağız…
 Yıllar sonra yine vefalığınızı gösterip bizlere ulaştınız. Yazdığınız kitapta bizleri de unutmayıp yer verdiğiniz için size teşekür eder başarılar dilerim. Sevgi ve saygılarımı sunarım.

Öğret.Gör. Ersin Arslan 
Yüzüncü Yıl Üniversitesi Eğitim Fakültesi -VAN


        En güzeli sana “Evlat”  diyerek başlayayım söze, Ersin!
        Sn Dr. Ersin Aslan;
        Çünkü biz öğretmenler çalıştığımız köyleri köyümüz, öğrencelerimizi de evladımız biliriz.
        Bugün yabancı dille eğitim, öğretim yapan okullarda olduğu gibi, daha ilk günden biz de yasaklardık size okulda Kürtçe konuşmayı...
        Daha 1. sınıfın ilk günlerinde, “Hoce; Mela’nın Gırosu vurdi…!” dedikleriniz hep aklımda… “Öğretmenim, İmam’ın oğlu bana vurdu…!” diyecektiniz yani…
        Bir de ağabeylerinizin, “Hocem, biz okullarda daha başarılı oluruz fakat, Türkçe’yi tam kavrayamıyoruz.” dedikleri hatırımda…
        Benim de;
        “Ana dili Türkçe olanlardan hepsi, pek mi güzel anlıyor sanki…!
        Şu an başka çareniz ne ki?
        Aman gayret edin, siz de anlarsınız. Hatta ileri bile gidersiniz…”
        Dediğim sözleri haklı çıkardınız.
        Sadece, “Hoce; Mela’nın Gırosu vurdi…!” diyebilirken ta Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde öğretim görevliliğine uzandınız..
         Fazla söze gerek yok.
        Siz gereken sözü, hal dilinizle zaten söylediniz.
        Bana ise ancak teşekkür etmek düştü….!
        Lütfen kabul ediniz…
        Ve sadece var olunuz…!
        Gözlerinizden öpüyorum; Allah’a emanet olunuz….!
            Ve bilesin ki O Köy hep bizim gönlümüzde…

F- Genç Ersen...


             F- TASLAK ÇALIŞMALARIMIN OKUYUCULARINDAN GENÇ ERSEN’İN ÇALIŞMALARIMA DÖNÜK ÖVGÜSÜ:

Teşekkür ;
Ciddi ve uzunca bir zaman sonucunda ortaya çıkan, toplumumuzla ilgili çeliştiğimiz bazı konuları yansıtan ve açıklayan bu çalışmanın en son aşamasına gelip basılmasına kadar geçen sürece bire bir şahit oldum. Harcanan zaman ve emeğin farkındayım.
Umarım yılların bilinçli deneyim ve birikimlerine dayanarak yazılan bu kitap, okuyanlara ve okuyucuya faydalı olur. Ayrıca topluma da yararlı bir basılı yayın haline gelir. Aslında bunun böyle olacağına da yürekten inanıyorum.
Bu bağlamda yazar, Av. Mehmet DURAN’ı tebrik eder, başarılarının devamını dilerim.                                     
                                                          Ersen UÇAR

            Kitap çalışmamı yürütürken ilgisi nedeniyle sıklıkla yanıma gelen ve bana sürekli hak veren, “Çürüme” adlı kitap çalışmamdaki “Genel Kadını Yıkamayan İmam” hikayesini anlatan genç kardeşim Ersen;

sağ ol. Sana da çok teşekkür ediyor, uzun ve hayrın her türüne vesile bir hayat yaşamanı, nihayetinde de gerçek başarıyı yakalamanı C. Allah’tan diliyor, gözlerinden öpüyorum. Allah’a emanet olasın, Ersen!   

18 Aralık 2010 Cumartesi

7- EĞİTMENİMİZ VE ÇATAK ÜNİVERSİTESİ:


EĞİTMENİMİZ VE ÇATAK ÜNİVERSİTESİ:


Burada bizim Konya, Bozkır, Yelbeği Köyü İlkokulu (Çatak Üniversitesi) ile Rahmetli Eğitmen’imiz Abdurrahman Göker’den bahsetmek istiyorum. Allah kendisinden razı olsun; gani gani rahmet eylesin! Eğitmenimiz; bir çok yönden çok mükemmel ve yeterli bir adamdı. Ben kendisinden öğrendiğim bir çok şeyi hayatıma uygulamaya çalışmışımdır.
Özellikle “Sabır Bozgunu” ve bu, “Çürüme” adlı kitabımda zaman zaman bahsettiğim gibi; üzerime elzem olmayan işlere sık sık maydanoz olsam da, bu konudan sonra ele alacak olduğum “Camilerimizde Din Diye Yutturulanlar.” başlığı altındaki bizim coşkulu İmam Efendi’ye o gün seslenememiştim!
           Lakin bizim eğitmenimiz öyle miydi ya?
          Benim zaman zaman yaptığım pısırıklığı O hiçbir zaman yapmazdı! Camide olsun, cemaatte olsun, çiğ ve olumsuz bir söz duyduğunda sessiz kalamaz, derhal müdahale ederdi.
          İmamın normal şartlarda yaptıkları vaazlarındaki olumsuz konuşmalarını bir kenara bırakın; herhangi bir imam hutbe okurken bile okunan hutbede bir olumsuzluk görse derhal uyarırdı. Uyarısı da sert ve azarlayıcı olurdu. İmamı derhal sadede davet ederdi. Kendisi eğri bilgi ile doğru bilgiyi ayırabilecek yeterlilikteydi. Çünkü sürekli okurdu. Hem de çok yönlü okurdu. Her bakımdan bilinçli, bilgili, çalışkan ve dirayetli bir adamdı.
          Eğitmen’imden öğrendiğim bazı şeyleri hayatta her zaman uygulayamasam da umarım bu kitapta sözünü ettiğim eleştirileri çekincesiz ve cesaretle yapmışımdır…
           Zaten buna gayret ettim. Ayrıca bu kitabın yazımındaki tavır ve tarzımda kendisini rehber edindim!
           Eğitmen’im aynı zamanda Hanife Ebem’in (Babaannem) Amcası’nın oğluydu. Hatırladığım kadarıyla askerliğini onbaşı olarak tamamlamıştı. Çünkü Hanife Ebemle eski adamların kendisine; “Abdurrahman Onbaşı” dediklerini hatırlıyorum.
Hanife Ebem’in anlattıklarından hatırımda kaldığına göre: Sıralamasını tam olarak hatırlayamasam da, sanırım önce köyün muhtarlığını yapmış. Belki de eğitmenliği kazandıktan sonra okul yapımı adına muhtarlığı da üstlenmiştir; orasını tam olarak bilemiyorum. Üstelik işin o yönü konu dışıdır da…
           Bu arada ülkemizde hızla okullaşma çalışmaları da sürmekteymiş. Ancak ortalıkta bu okullarda görev yapacak hoca yokmuş…!
           Zamanın hükümeti öncelikle üç yıllık ilkokullar açma yolunu tutmuş.
          Dediğim gibi yetişmiş öğretici olmadığından, bu okullarda görevlendirilmek üzere; askerliğini onbaşı ve çavuş olarak bitirenler arasından istekli olanları 6 aylık bir eğitmenlik kursuna tabi tutmuş. Bu kursiyerlerden başarılı olanları bu okullarda, özelliklede kendi köylerindeki okullarda görevlendirme yoluna gitmiş.
          Böylece eğitmenlerin kendi çevrelerinde her açıdan ışık olmalarının kapısı da açılmış. Kendi köylerindeki mal varlıklarını örnek olacak şekilde kullanmaları sağlanmış. Hatta bu örnekliği yerine getirebilmeleri için yeterli varlığı olmayanlara, yine kendi çevre şartlarının gerektirdiği koşum ve vs. takımları da dahil olmak üzere, tarla ve sulak arazi dahi verilmiş.
            Diğer taraftan da konuya acil ve pratik bir çözüm oluşturmuş. Bir taraftan da okul yapımlarına devam edilmiş.
          Tabii ki bu arada bizim köylümüzle Eğitmenimiz de boş durmamış. Köyümüzün aydın muhtarı Abdurrahman Onbaşı ile yeniliğe, eğitim öğretime açık yapıdaki insanı, İkinci Dünya Savaşının hemen bittiği yıllarda, köyümüzün Çatak Mevkisinde elbirliğiyle bir ilkokul yapmaya başlarlar.
            Orası, Eğitmenimizin Üniversitesidir ve ben o Okul'dan mezunum işte!

A- Eğitmenimizin Eğitilim ve Öğrenimi:


A- Eğitmenimizin Eğitilim ve Öğrenimi:
 
             Yukarıdaki kısa anlatıdan da anlaşılacağı üzere rahmetli Eğitmen’imiz, Şerefli Türk Askeri’nin, “Onbaşılık” ve Türk Milli Eğitimi’nin altı aylık “Eğitmenlik Kursu” ile techiz olunmuş (donanmış) gerçek bir ordu ve eğitim askeri, hatta komutanıydı. Tam bir Atatürkçü ve de dindardı. Kendisi klasik ve katışıksız bir CHP’liydi.
            Almış olduğu eğitim ve öğretimin temeli, “Ali Okulu” diye tanımlanan askerlik dönemindeki okuma yazma kursları ile aldığı 6 aylık, “Eğitmenlik Kursu’ndan” ibaretti. Ama O kendisini iyi yetiştirmiş bir askerdi… Hem Türk Ordusu’nun Hem de Türk Milli Eğitimi’nin askeri…
            Zorunlu askerlik görevini tamamladıktan sonra, uzman asker olarak Çorum’un sanırım Sungurlu’sunda 10 yıl jandarma karakol komutanlığı yapmıştı! Eşine Allah hayırlı ve uzun ömürler versin, sanırım hala sağ olmalı. Bu yüzden O’na, yani Eğitmen’imin Hanımı’na “Çorumlu” derler…
            Eğitmen’im bahsini ettiğim, eğitmenlik kursuna işte bu donanımla gitmiştir. O kursta da eğitim öğretim metot ve teknikleri bir güzel öğrendiği ortadadır! Ayrıca bahsini ettiğim Ali Okulları ile gittiği kurslarda edindiği okuma zevki de ortadadır.
Kendisi mesleki konulardaki okuma, bilinçlenme ve uygulama çalışmalarının yanında, dediğim gibi dinini de çok iyi öğrenmiş, bilmiş ve uygulamış bir insandır. Allah hacc’ını inşallah kabul etsin; bildiğim kadarıyla emekli olduktan sonra O görevini de ifa edip geldi. Allah herkese nasip etsin inşallah!
Arapça’dan Kuran okumayı bilmesine rağmen, O daha çok dinini Türkçe’den okuyarak öğrenirdi. Neyi okuyup neyi okumayacağını iyi ayırt eder, öyle safsata kitapları da okumazdı. O evvela ve daima Kuran’ı okurdu. Kuran’ı ise anlamak ve hayatına uygulamak için okurdu. Bunu da meallerden dahi değil, tefsirlerden okurdu. Cennet Mekan, rahmetli Hasan Basri Çantay’ın, Konya’nın, daha doğrusu Konya Hadim’in yetiştirdiği büyük alim Mehmet Vehbi’nin tefsirlerini adeta ezbere bilirdi. Bilmekten de öte, Onlar’ın yorumlarına yorumlar katardı.
Yine aynı şekilde cennet mekan, bildiği halde soyadını “Ben bilmem.” manasına ve tevazu adına “Bilmen” olarak seçen, değerli bilim adamı,  Ömer Nasuhi Bilmen’in halen günümüz Türkiye’si ana dinsel kaynaklarından olan, “İslam İlmihali” kitabının her satırını ezbere bilir, üstelik yorumlardı!
Dini kitapları, kendisi o dinin mensubu bir olduğu, daha doğrusu kendi dinini “iyi bilmek” gereğine inandığı için okurdu. Çünkü ekmek su gibi, kendi mesleği gibi onu da bilmeliydi. İşin sadece bu yönünden bahsetmiş olmam karşısında onun sadece bu tür kitaplar okuduğunu  sanmayın. O çok yönlü okurdu… İşinin de ehliydi. Sanıyorum aşağıda vereceğim konuşması, O’nun kültürü hakkında sizleri aydınlatacaktır.

Not: Dilimiz de bulunan “men” ekinin sık kullanım alanı olmasa da kişi, insan anlamında bir yapım ekidir. O ek eklendiği kelimedeki vasfı kişileştirir. Şöyle ki: Öğret+men, eğit+men, evci+men, işçi+men vs. gibi… Rahmetli Ömer Nasuhi Hoca’mızın soyadı olan “Bilmen” kelimesi de bu cepheden “bil+men”, yani bilen, bilici adam demek manasına gelebilse de dilimizde “bilmem” kelimesi, “bilmen” şeklinde de telaffuz edilebilmektedir. Ben Rahmetlinin soyadını bu anlamıyla algılıyorum. Takdir elbet ilgilileri ile sizlere aittir.

B- Eğitmen’imizin Okul İnşaatı Başlatım Konuşması:


B- Eğitmen’imizin Köyümüz Okul İnşaatını Başlatırken Yaptığı Konuşma:

Bu seri kitap çalışmalarımın bir çok yerinde adını zikrettiğim Eğitmen’imizin büyük oğlu, idealist eğitimci, yazar ve edebiyatçı, munis idareci, çalışkan ve değerli Hocam Demir Ali Göker’in “Akıp Giden Zaman” adlı kitabından buraya, Eğitmen’imizin köy okul inşaatını köylülerimizle elbirliği içinde başlatırken yaptığı konuşmayı aynen iktibas edeceğim (Alıntı yapacağım.) ki Eğitmen’imizin kişiliği ve kültür düzeyi, hepimize örnek kabilinde bir daha ortaya çıkmış olsun.
            “Kıymetli Köylülerim; Bugün buraya köyümüzün İlkokulunu yapmak, işlerimizi planlamak için toplandık.
            Hepiniz hoş geldiniz. Zahmetleriniz için teşekkür ederim. Sağ olun, varolun.Sizlere “köylülerim” diye seslendim. Yanlış anlamayın.
            Yeni Türkiye’nin kurucusu Büyük Atatürk’e sormuşlar; Türkiye’nin sahibi ve efendisi kimdir? Derhal cevap verir. “Türkiye’nin sahibi ve hakiki efendisi köylülerdir.”Sizlere bu sözden hareketle böyle seslendim. Ve Atatürk şöyle devam eder.O halde herkesten çok refah, saadet ve servete müstahak olacak olan köylüdür. Türk çiftçisi bir eliyle kılıcını kullanır; diğer eliyle kalemini ve sabanını….Türk köylüsü topraktan ayrılmaz.İşte; Türk köylüsünü diğer dünya uluslarından ayıran özellik budur.
            Köylüye okumak, yazmak, vatanını, milletini, dinini, dünyasını tanıtacak kadar tarihi, coğrafi, ahlaki bilgileri vermek, öğretmek çok önemli ve gereklidir. Bu da ilköğretimden, ilkokuldan başlar.
            Öyle ise okulumuzu, kendimiz yapalım. Kendimiz açalım. Kendimize düşen görevi yapalım; millete hizmet edelim.Bu millete hizmet eden O’nun gerçek efendisi olur. Böylece çevre köylere de örnek olalım.Milli benliğimizi bulalım. Çünkü mektep; gençlere ve bizlere sevgiyi, saygıyı, millet ve memlekete bağlılığı, şerefi ve istiklali öğretir. Halkla kaynaşmak, halka yaklaşmak da okuyan aydınlara düşen görevdir. Milleti ve vatanı sevmek de ancak böyle olur.
            Sevgili Köylülerim; Bizler; ilmin, Büyük Atatürk’ün ilkeleri ışığında, Türk Milli Eğitiminin amaçları doğrultusunda, Türk olmanın şeref ve sorumluluğunu, kanun ve nizamlara saygıyı, millet ve memleketini sevmeyi, ülke çıkarlarını  kendi çıkarlarımızdan üstün tutmayı amaçlayarak çalışalım. Bu büyük işe girişelim.İmece usulüyle guruplar halinde işe kireç yapmaktan başlayalım. Okulumuzu önümüzdeki ders yılına tamamlayıp açalım.
Çocuklarımızı karanlıktan, cehaletten kurtarıp, onları vatana, millete hayırlı birer evlat olarak yetiştirmeyi hedefleyelim. Köyümüzün gençlerini okutalım. Doktor, mühendis, avukat, öğretmen ve her türlü meslek erbabı yetiştirmek için çaba harcayalım. Ve göreceksiniz ki bu olmaz gibi görünen değerli kimseleri, köyümüzün kıymetli çocukları arasından yetiştireceğiz.
            Samimi, dürüst, iyi niyetli olarak bu seferberliğimize katılacağınızdan emin olarak hepinizi muhabbetle selamlıyorum.     
                                      
                  Yelbeği Köyü Eğitmen ve Muhtarı:                                       
                         Abdurrahman Göker
              



  Eğitmen’imiz ve Köylülerimizin
   İnşa Ettiği Çatak Üniversitesi Binamızın Resmi:



           Ve böylece Köylülerimizle birlikte Eğitmenimiz, devletten hiçbir yardım almadan okulun inşaatını başarıyla tamamlayıp 1946 yılında elbirliğiyle açarlar Köy’ümüzün Çatak Mevkisindeki Yelbeği Köyü İlkokulu’nu…. Pardon, pardon: Çatak Üniversitesi’ni…!
           Köyümüze bir de öğretmen verirler ama  O’ da köylümüz? Eğitmen’imizin yeğeni: Ali İhsan Göker Hocam… Ben kendisini çocuklukta sanki bir kez görmüş gibiyim. Tombulca, orta kalıp, yuvarlak yüzlü, yakışıklı bir adamdı. Yine de tam olarak hatırlayamıyorum. Her ikisi de çoktan rahmetli oldular. Mekanları cennet olsun!
           Amca, yeğen ve köylülerim el ele verip başlamışlar eğitim öğretime…. 14 yaşın altındaki kız erkek köyün tüm çocuklarını kaydetmişler okula… Dört elle sarılmışlar işe…
           Ali İhsan Göker Hoca’mdan da anlaşılacağı üzere köyümüzün insanı ta evvelinden beri aşinadır eğitim öğretime. Kendisiyle aynı dönemde yetişmiş bir çok aydın insanımız vardır. Bunlar daha çok, o günün şartlarında çevrede daha büyük yerleşim yerlerinde açılan yeni okullarda eğitim öğretim alma olanağını bulabilmiş olanlardır. Tabii ki bu noktada kendi ailelerinin eğitim öğretime verdiği önem kadar ekonomik vs. şartları önemlidir.

C-Köyümüz, Eğitimi Ve Çevresi

           
           C-Köyümüz, Eğitimi Ve Çevresi

           
llllllllllllllllmmmmmmmmmmmmmmmm                     nnnhhhhhhhhhhhhhhhhhhhhhhh//////////////hhhhhhhhhh


           Bu nedenle, bizim kuşağın ana babası konumundaki bir çok kişi, okul eğitim öğretimi almak konusunda mağdur olmuşlardır! Sırf bizim ailemizden olmak üzere; hem ana taraf, hem de baba taraf dedelerim dahil, Köy’ümüzün kuruluşundan bu yana adını bilebildiğim tüm atalarımız, kendi zamanlarının eğitim öğretimini almışlardır. İçlerinden sadece; Annem, Babam ve Amca’larım yukarıda değindiğim zaman dilimine denk düştükleri ve köyümüzde okul açıldığı zamanda da, 14 yaşlarını çoktan aştıkları için okul eğitim ve öğretimi alamamışlardır.



İşte “Sofu” Dedikleri Adamın Resmi:



            Buna rağmen babam olsun, rahmetli iki amcam olsun, hem Türkçe, hem Arapça, hem de Osmanlıca okuyup yazmayı bilirlerdi. Ellerinden kitap hiç düşmezdi. Hatta bu yüzden Mustafa Amca’ma “Sofu” lâkabını takmışlardı. Allah kendilerinden razı olsun; taksiratlarını Cennetine koysun..!
Babam ise; Allah kendisine sağlık sıhhat ve afiyet versin 77-78 yaşlarını devirdi. Ama siz onu halen elinde bir kitap, bir gazete yada bir takvim yaprağı okurken görürsünüz; yapacağı başkaca bir işi yoksa eğer. Babamın hafızası çok güçlüdür. Lakin ben onu biraz nakilci bulurum. Pek yorum yapmaz ama iyi nakleder evvel Allah!




Yaşı Geçip de Okula Gidemeyen Babamın Resmi:



Biz yine dönelim Çatak Üniversitemize:
            Yukarıda bahsini ettiğim iki eğitimci ve özellikle Eğitmen’imiz var güçlerini ortaya koymuşlar. Azim, sabır ve dirayetle işi ele almışlardır. Ali İhsan Göker Öğretmenimiz daha sonra okuldan ayrılmış ama,
Eğitmen’imiz emekli olana yani 1976 yılına dek, Köy’ümüz Çatak Üniversitesi’nde (İlkokulu’nda) çalışmalarını yürütmüştür. Dediğim gibi Eğitmeniz, disiplinli ve dirayetli olmaktan öte belki de oldukça otoriter bir adamdı. Aslında  kendisinden köylülerin hemen hemen hepsi çekinirdi. Hatta köye gelen öğretmenler bile O’ndan çekinir, özellikle eğitim öğretim konusunda olmak üzere, hemen hemen her konuda O’na danışmadan, O’nun bilgi ile onayını almadan bir adım dahi atamazlardı. Hele hele eğitim öğretim hususunda asla gevşeklik edemezlerdi.
Benim bildiğim zamanlarda köylülerimizin hemen hemen hepsi Kendi’sinin eğitim ve öğretiminden geçmiş olmaları nedeniyle de ondan saygıyla  karışık çekinirlerdi. 
            Ben ilkokul birinci sınıfı onda okudum. Çok kısa bir zaman sonra da okuyup yazmayı öğrendim. Çünkü kendisi gerçekten işinin uzmanıydı. Her türlü eğitim öğretim metodunu biliyor, büyük bir başarıyla uyguluyordu. Köyü ve çevreyi zaten iyi tanıyordu. Aynı zamanda okulun  tüm öğrencilerini en iyi biçimde gözlemleyip durumlarını değerlendirebiliyordu.
            Hatta hiç unutmam bir defasında, sanırım 2. sınıftaydık; okulun uygulama bahçesinde 1. sınıflarla birlikte bir bahçe çalışması yapıyorduk. Ben ziraat işlerinde oldukça başarısızdım. Bizim zamanımızda kendisi sürekli 1. sınıfları okuturdu. Dolayısıyla bu çalışma esnasında kendisi de oradaydı. O yıl bizim sınıfı okutan öğretmenim Sayın Mustafa ŞAHİN Hoca’mla aralarında sohbet ederken beni işaretle;
        “Şu çocuk okur da kendine bir ekmek bulursa ne ala, yok okuyamaz da buralarda kalırsa ekmek bulup yiyemez...!” dediğine kulak misafiri olmuştum. Bu tespitini ve bu anıyı sık sık hatırlarım ve kendisine sürekli hak veririm. Kendim de hasbelkader sınıf öğretmeni de olduğum için yukarıda anlattığım durumları şimdi daha iyi değerlendirebiliyorum. Yukarıda da değindiğim gibi kendisi aynı zamanda dinini iyi bilen ve dindar bir insandı. Camiyi cemaati de pek terk etmezdi. Bu yüzden köye gelen imamlar üzerinde de az veya çok bir otoritesi vardı. Durum bu olunca; İmam Efendi yalan yanlış şeyler söylemeye başlarsa kızar, onu derhal uyarırdı.
        O zamanlar bizim, birinci sınıfta bir Atatürk fotoğrafı vardı. Aman Allah’ım! Bizim Eğitmen o resme ne kadar da çok benzerdi.! Yoksa ben mi benzetirdim? Doğrusu bunu bilemiyorum ama hala o Atatürk resminin eğitmenimize benzediğini düşünüyorum!



Eğitmen’imin Resmine Bir de Siz Bakın ve Görün Bakalım Atatürk’e Benzemiyor mu?



Şunu tekraren belirteyim ki kendisi tam bir Atatürkçü ve klasik koyu bir Cumhuriyet Halk Partiliydi. Nitekim aşağıda anacağım oğulları da aynen öyledirler.!
Bunu şunun için söylüyorum ki, kitaplarımın baş kısmında bulunan “Teşekkürlerim” bölümünde kendilerine teşekkür ettiğim insanların ve dostlarımın siyasal düşünce olarak ne denli farklı kulvarlarda olduklarına işaret etmektir. öylece ülkemizdeki şablonculuğa karşı bir duruş sergilemektir.
            Önemli olanın, insanın insanlık erdemlerini taşıyıp taşımadığı noktasında odaklanmakta olduğuna işarettir.     
Köy’ümüzün insan kaynaklarının yapısı, Eğitmen’imizin anlata geldiğim tutumu ve yürütülen çalışmalar sonucunda, Eğitmen’imizin yukarıda verilen konuşmasındaki  beklentisi gerçekleşmiş, köyümüzün çocuklarından her meslek ve mevkide insanlar yetişmiştir.
Eğitmen’imizin okul inşaatına başlanacağı zaman yapmış olduğu konuşmanın bu hususla ilgili olan paragrafını dikkatle ve yeniden okuyunuz Lütfen..! Ama 1945 yılını, yani o kunuşmanın yapıldığı anı hatırlayarak okuyunuz..! Bu okumayı yapıp gerekli bağlantıyı kurduğunuz zaman, başarılan işin kolay olmadığını, fakat kendisin bu sonuca o an itibariyle ne kadar da inanmış olduğunu anlarsınız. Zaten netice, bu inancın gerektirdiği dirayet ve uygulamanın ortaya konmuş olduğunu göstermektedir.
Dediğim gibi, Köy’ümüz çocuklarının arasından, öğretmen, doktor, mühendis, mimar, amir, avukat, hakim, savcı, subay, öğretim üyesi, imam-hatip, muhasip, yazar, çizer hasılı aklınıza gelebilecek her meslek ve mevkiden aydın insan yetişmiştir. Bu durumu sağlığında bizzat kendisi görmüştür.
Bu gördükleri karşısında, hiç belli etmese de kendi tabiriyle, sanırım çok “şeref duymuş” olsa gerektir.
O, Atatürk timsali; Tam bir önder; gerçek bir liderdi! Okulu üniversite, kendisi Rektör ve Ord. Prof., Ayrıca tam bir Başkomutandı!
O yüzden bizler oraya; “Çatak Üniversitesi”,
Kendisine ise sadece “Eğitmen” deriz! O’nu hep saygıyla anarız!
Çünkü O, böbürlenmeyi de sevmezdi…!
Ruhun şad, mekanın cennet olsun Eğitmen’im…!
Bu noktada; anlattığım okul binamızın hala dimdik ayakta olduğunu, ancak öğretmen lojmanı olarak kullanıldığını belirtmek isterim.