16 Aralık 2010 Perşembe

E- Pişmanlık ve Aff:


         E- Pişmanlık ve Aff:

          Yıl 1972 ve Temmuz sonu… Yukarıda anlattığım üzere, öğreniyoruz ki bizim atamalar yapılmış…! Benim tayinim  Ağrı’ya çıkmış… Bu habere, yani atamanın Ağrı İli’ne yapılmış olmasından çok mutlu oluyorum. Atanmayı istediğimiz il hakkında dilekçe falan vermedik ama zaten ben, üç ilden birini tahmin ediyorum… Kars, Ağrı, Van!
Üç ilin tam ortasındakine yapılmış atama. Ve “Tam da on ikiden isabet!” diyorum… Yadırgamıyorum… Ağustos ortalarında varıyorum görev yerime... Ağrı, tutak, Damlakaya (Meter) Köyü’ne… Bildiğiniz gibi mavzerlerin gölgesinde varmıştık köye.
Allah rahmet etsin, Muhyettin Amca’yı kısaca yeniden anacağım. Çünkü O, köye ilk varışımda tüm ısrarıma rağmen “Yalnızlık Allah’a mahsustur.” Deyip beni göndermemişti okul lojmanına… Ve evinde misafir etmişti günlerce.. Şimdi kendisi Hakk’ın rahmetinde.!
Dilerim Rabbimden, O’nu en güzel biçimde konuklandırsın inşallah ve cennetine koysun… Ayrıca bizi de O’nu da Peygamber Efendi’mizin arkadaşlığından mahrum ve yalnız bırakmasın inşallah…! Ve hepimizi birbirimize orada arkadaş ve yoldaş etsin! Ben yine Meter’e, mertliğe ve erdeme döneyim. Dediğim gibi Köy, bir Kürt köyü. Delikanlı mı delikanlı insanlardan oluşan mert bir köy… Diyorum ya, “O köyün asıl ismi olan Meter bana zaten hep mertliği, dürüstlüğü ve doğruluğu anımsatıyor!” diye..
            İşte öyle! Tekrarlarını hoş görün; vurgumuz erdeme!

                    *****************************
            Okulda birlikte çalışacak olduğumuz diğer öğretmen arkadaşım Bekir Gülsün ile ikimiz de ama özellikle ben köylülerle çok iyi kaynaşıyoruz.
Ders dışı zamanlarımı hep onların arasında geçiriyorum… Onlara kitaplar okuyorum, okutuyorum… Birbirimize hikayeler anlatıyoruz… Kürtçe Türkçe türküler söyleniyor… Ben orada bulunduğum zamanlar içinde zaten onlar Kürtçe olarak ne konuşsalar anlıyorum. Derdimi anlatabilecek kadar da konuşuyorum… Bütün evlere davetsiz girip çıkıyordum… Onlar da beni ayrıca her gittikleri yere de götürüyorlardı…!
Çünkü konu sırf benim onlarla iyi kaynaşmış olmam konusu değildi. Onlar kendi aralarında da çok kaynaşmış bir hayat sürüyorlardı… Hem ne köye çevreden gelen misafir eksik oluyor, ne de onlar başka köylere gitmekten geri duruyorlardı.
            Köylüler ayrıca okula da çok meraklıydılar ki köylerine okul yapılsın diye devlet yetkililerine çok ısrar etmişlerdi. Netice okulları o yıllarda henüz yapılmış, bizler de sanırım kendilerinin ikinci dönem öğretmenleriydik
           Bizim Meter Köyü hariç o çevredeki Kürt köylerinin hemen hepsinin bir sahibi, yani ağası vardı. Hatta bazı ağaların üç–beş, sekiz–on köyü vardı. Bizim köylüler ise kendi kendilerinin ağasıydılar.! Hala da öyledirler!
Kesinlikle “çamurluk, çirkeflik” yapmazlar; hepsi vakur insanlardır. Haksızlık yapmazlar; haksızlık yapanın evvel Allah hakkından gelmeyi bilirlerdi. Haklarını öyle kolay kolay kimseye yedirmezler, kimsenin de hakkını yemezlerdi! Bu köydeki tahsil hayatımın detaylarını ileriye bırakacağım. Şimdilik sadece köyümüz eşrafından olup, köye varışımızın 2. yılında yapılan yerel şeçimlerde muhtar seçilen Kazım Aslan’la ilgili bir olaydan bahsedeceğim..
            Murat nehri istikametine doğru, bizden ileride bir çok köy vardı. Bu köylerden biri hariç diğerleri; Ağrı’nın tanınmış ailelerinden olan ve içlerinden zaman zaman milletvekili de çıkarmış olan Yılmaz ailesine ait köylerdi. Yani o köylerin ağası, Yılmaz Ailesiydi. Köyde yaşayan halka onlar, hizmetçi manasına “hulam” derlerdi… Bu ailenin asıl büyüğü, Mahmut Bey’di. Bahsini ettiğim köylerden birinde otururdu.
           Vardığımız yılın ilk Ramazan Bayramıydı. Köylülerden özellikle, Kazım Amca’nın akrabaları ile köyden onca kişi traktör ve römorkörlerine doluşmuşlar, dediğim istikamete doğru gidiyorlardı. Yolları Okul’un önünden geçiyordu. Giderlerken, okulun yanında durup, yanlarına beni de aldılar.
             



    Beni de Götürmek İçin Traktörle Bekleyenler;
Arkada da Okul Lojmanı:


           Ben sordum; anlattılar: Bizim Kazım Aslan Amca, biz köye gelmezden nice zaman önce; ve sebep ne ise, andığım Mahmut Bey’in oğullarından birini silahla vurup öldürmüş. Nihayet cezasını çekip, cezaevinden çıkmışmış. Biz gelmezden seneler önce de barışmışlarmış?
             Bu barıştan sonra artık; Kazım amca Mahmut Bey’in vurulan oğlu olmuş. Mahmut Bey de Kazım Amca’nın babası… Olan olmuştu bir kere…. Yapılabilecek bir şey yoktu. Giden geri getirilemezdi. Kazım amca zaten pişmandı. Bir hatadır olmuştu. Ve Mahmut Bey de büyüklük gösterip onu affetmiş, el öptürmüştü.
Bundan sonra onlar artık baba oğul idiler! Ve hep birlikte Mahmut Bey’in elini öpmeye ve bayramlaşmaya gidiyorlardı. Kazım Aslan Amca, tüm akrabalarını da yanına alarak, bayram namazından sonra ilk iş olarak, ölen oğulun yerine, el öpmeye gidiyordu babasına…!
            Durum buydu…!Bakınız işte erdem, ve erdeme dayalı “çağdaşlık” medeniyet tam da buydu…!
            Gittik. Hep birlikte gerekli vazifeyi yapıp döndük. Ve ben, Meter Köyü’nde kaldığım süre içinde, her bayram onlarla    birlikte Mahmut Bey’e gidip geldik…

                           ************************
            Olay aslında şuydu:
            Klasik Türk Filmlerini bilirsiniz… Hani köyün bir ağası vardır… Ağırbaşlı adamdır… Delikanlıdır; hak hukuk yemez ve çiğnemez…! Halkla (maraba yada hulâm) hemhal ulur, kaynaşır…!
            Lakin ağanın öyle bir oğlu vardır ki cevval mı cevvaldir…(!) Şirret mi şirret mi şirrettir.(!) Ele avuca sığmazdır! Her türlü melaneti becerir evvel Allah…(!) Aslında ağa ondan hiç de memnun değildir görünürde…(!) Lâkin bir türlü baş edememektedir kendisiyle…(!?) Aslında el altından ağanın, daha doğrusu ağalığın asli işlerini gören ve en güvenilen odur, o oğlandır bir de…(!?)
            Bu arada dağlarda namlı bir eşkıya da vardır…! Astığı astık, kestiği kestiktir.! Herkesin hakkından gelir evvel Allah.! Fakat o aslında tam bir maşadır.! Ağanın oğlunun daha doğrusu ağanın, ağalığın kullandığı bir maşa…! O nu aslında ağa besler. Ağa olmasa o da bir hiçtir. Ama görüntüdeki gürültüyü hep o eşkıya çıkarır bilirsiniz…! Halkına başına musallattırlar…! Ve ağalığa karşı kalkan en küçük bir başı sürekli bu eşkıyalar ezer bilirsiniz..!
            Tüm bunların yanında o köy halkından yada çevre köyler halkından yiğit bir delikanlı vardır… Adı üzerinde dürüsttür; merttir.! İçten, art niyetsiz saf ve temizdir.! Ama ağalık kurumunun adamı değildir. Halktandır. Dolayısıyla ortamda bulunan zulme başkaldırmak hep ona düşer…! Hiçbir şeye bulaşmasa bulaşmak istemese de dahi, olaylar onun üstüne üstüne gelir. Çünkü potansiyel tehlikedir o. Ve sindirilmesi gerekir.! O da her bakımdan zorunlu olarak bu mücadeleye girişir. Bu mücadele adeta kaderidir onun…! Fakat nedense mücadelesini sürekli bahse konu eşkıya ile yürütür.! Bir kaç önemli başarı elde etse de sonuçta hep harcarlar onu…! Ve yazık olur gider..! Devranda bu minval üzere döner durur..!
            İşte Kâzım Amca’nın olayı da arada bazı farklar olmasına rağmen nispeten buna benzemektedir.!
            O yıllarda bölgede benzer bir ortam vardır. Dağlarda da meşhur eşkıya, Hamido…!
            Hatta ben Ora’da çalıştığım yıllarda, aynı bölgeden yetişme bir yazar olan Bekir Polat, “Saragöl” adını verdiği bir romanı ile bu olayları çalışmıştı. Saragöl o bölgedeki düzlüklerin genel adı idi.!
            Meter Köyü halkının karakteri ile başlarında herhangi bir ağanın olmadığını gerilerde anlattığımı hatırlarsınız..! Durum bu olunca olaylar Kazım Amca, ailesi ve köylülerinin üstüne üstüne gelmektedir.!
            Bu işi kendisi ve çevresi hiçbir zaman sahiplenmese de rivayet odur ki; Kazım Amca kalkar, Hamido’yu değil, onu kullanan ağalık oğlunu alır aradan.! Ve işi bitirir.!
            İşte olay budur aslıda..!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder