19 Aralık 2010 Pazar

A- Öncelikle

 

A- ÖNCELİKLE

            
             Benim için nice hizmetler görmüş oldukları muhakkak olan, ancak o nice hizmetleri bulunmasa dahi, dünyaya gelmiş olmama vesile bulunan ana babama, bana emeği geçenler cümlesinden olan aileme ve bu anlamdaki insanlara,
             Devamla tüm hocalarım ve hocalarımız (öğretmen, eğitmen, eğitici, aydın, yol ve yordam göstericilerimiz) olmak üzere ve;
Çocuğunun öğretmenini beğenmeyerek “iyi öğretmen” arayanlara, çocuklarına “yarış atı” muamelesi yapanlara da bir göndermede bulunmak adına;
Köyümüzün Çatak Üniversitesi’nde (ilkokul), ilkokul 1. sınıfı önünde okuduğum, öğrencilerinin eğitim öğretim temellerini en sağlam biçimde atan rahmetli Eğitmen’im, 
Sayın Abdurrahman GÖKER’e,

Bir Ortaokul mezunu olarak Köy’ümüzde 2 yıl vekil öğretmen sıfatıyla çalışan, henüz kendisi küçücük bir çocuk olduğu halde, Eğitmen’imizin de yol göstericiliğiyle bu ulvi mesleği başarıyla yürüten, bizleri ilkokul (Çatak Üniversitemiz) 2. ve 3. sınıftayken okutan, kendisinden çok yararlandığım, Konya, Bozkır, Aslantaş Köyü’nden sevgili öğretmen’im
Sayın Mustafa ŞAHİN Hocama;

      Ayrıca, o sıralar henüz atamasını bekleyen, yanda fotoğrafı görülen ve Köy’ümüzdeki öğretmen yokluğu nedeniyle bizleri, “Köyümüz Çatak Üniversitesinin” (ilkokul) 4. sınıfında ücret almadan okutan ve cami imamı önünde okumaktan kaçan, kaçak Mehmet Duran’a dinini de öğretme ve öğrenme kapısını aralayan, dindar ve  yakışıklı öğretmenim,     
Sayın Ali ASLAN Hocama,

          Ondan teslim alarak, beni gereken bilgiyle donatarak, ayrıca sınav müracaat işlemlerini yerine getiren ve getirmek hususunda  küçücük bedenin aşamadığı engelleri aşarak O’na, İvriz İlköğretmen Okulu’nun kapısını açan, açtırtan değerli öğretmenim, gerçek öğretmen, hukukçu (avukat) noter, DSP’nin Konya, Ereğli ilçe teşkilatı kurucusu ;
           Sayın Suat YENİTÜRK Hocama,

            Ve Köy’ümün gelmiş geçmiş tüm öğretmenlerine,
Ayrıca kişiliğimizi oturtan ve bize öncelikle kendine güven duygusunu yerleştiren; İvriz İlköğretemen Okulundaki gerek benim, gerekse gelmiş geçmiş tüm müdürlerimle öğretmenlerime, ve çalışanlarına,

Hak ve adalet duygusuyla olaylara daha da tarafsız bakabilme yetisini bizlere kazandıran, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinin bil cümle ve gelmiş geçmiş Dekan ve Öğretim görevlisi hocalarımla çalışanlarına,

Nihayet ülkemin gerçek aydınlarına, tüm hak ve vatanseverlerine, Asıl önemlisi ülkemin tüm öğrenicilerine, en içten teşekkürlerimi sunuyor, ellerinden gıyaben öpüyorum. Hakk’a kavuşanlara da Allah’tan rahmetler diliyorum.

B- Kovulgunluktan Doçentliğe Giden Caner!

           
            B- SELÇUK ÜNİVERSİTESİ, İLETİŞİM FAKÜLTESİ ÖĞRETİM ÜYELERİNDEN, DOÇ. DR. CANER ARABACI’NIN BANA VE ÇALIŞMALARIMA BAKIŞI:
Kardeşim Caner ben ve kitap çalışmalarım için;

           “BU SESE KULAK VERİLMELİ!..

                                                                                                           
                                                          Caner ARABACI

Aradan otuz sekiz yıl geçmiş.. Yıllar ne kadar da çabuk tükeniyor. Zamanın hızlı akışı mıdır, zamanı bereketli hale getirecek halden yoksunluk mudur; sebep ne olursa olsun gözümde hali pür melâli canlanan Mehmet’i görmeyeli işte bu kadar yıl olmuş..
Eskiler olsa idi, ‘vefasızlığınıza pes doğrusu’, diyebilirlerdi. Atlı, katırlı, yayan ulaşımın olduğu günlerde her halde dostlar, şimdiki hızlı araçlarının olduğu dönemden daha yakındılar..
İlkokulun hemen ardından diyarı gurbete çıkmış, Bozkır’ın Yelbeyi Köyü’nden küçük Mehmet’in gözümde tüten haline döneyim… Kumral, yumuşak saçlı, sevecen minyon yüzlü, pırıl pırıl bakışlı, sevimli bir köy çocuğu…
Riya ve iki yüzlülüğü tanımamış, belki de benimsememiş, benimseme kabiliyeti dahi bulunmayan bir sima… İçinden geldiği gibi, gönlünden koptuğu gibi davranan bir arkadaş canlısı, dost…
Elinde kurşun kalemi, kıyıları kırışık bir defter, gece yazdığı roman bölümlerini bizlere okurdu. Yazıları genelde, insan ilişkileri, köy hayatından kesitler içerirdi. Dinleyenin de okuyanın da zevk aldığı yazılardı. Zaten dinleyen de onun gibi küçük yaşta, küçük bedende köyünden kopmuş çocuklardı… Benzer görgü, benzer kaynaklardan beslenmişlerdi. Belki sınıf arkadaşlığından öte yakınlık duymalarının altında o kültürel kodlar vardı..
Eskilerin Hüsn-ü Hat dedikleri, bizim okuduğumuz dönemlerde, İlköğretmen Okulları için Resim Dersi yanında aynı derecede önem verilen Güzel Yazı Dersi’nde Mehmet ayrıca dikkatimi çekerdi. Romanlar yazmaya teşebbüs eden Mehmet, güzel yazı konusunda o kadar istekli değildi. Belki onda, zorunlu tutulana, daha doğrusu kendisine dayatılana, yani kendisi istemediği halde ondan istenileni vermeye tepki vardı. Kendi istediğini yapmaya meylediyor, bunun ötesine geçen bir durumda ise kayıtsız kalıyordu… Zaten işimiz sadece derslere çalışmak, ilgi alanını derslerle sınırlamak da değildi…
Bir rüzgâr geldi; bizleri savurup dağıttı. 1970’de, lise birinci sınıftayken ayrıldık birbirimizden!... 68 Kuşağının etkin olduğu, 12 Mart hazırlığının gerekçesi bir süreç devam ediyordu…
Toros’lu türküler söyleyen, Anadolu yaylalarının temiz esintilerini yüreğinde taşıyan çocuklar; kaynağını karanlık akımlardan alan kavgaların tarafı, savaşçısı olup çıkmışlardı.
Yalnız Mehmet bu konuda yerli, makul kalmayı başarabilmişti. “Uç” olmamıştı.
Savrulmanın anaforunda olarak, bir grup arkadaşla İvriz’den koparılmıştık. Kopuş o kopuş… Neredeyse yarım asra yakın diyebileceğimiz bir süre sonra Mehmet’in telefonu çaldı. Öğretmenlik yapmış, bu arada hukuk okumuş, avukatlık bürosu açmıştı.. Ama yüz yüze görüşemedik. Sonra tekrar konuştuk. Bu defa telefondaki ses, kitabını müjdeliyordu. Zihnim, çocukluk dönemini gözlerimin önüne çoktan getirmişti bile.
Mehmet, ta küçükken yazıyordu. Yazmaya kabiliyeti vardı. Acaba neler yazmış olmalı.. Fakat bu defa ki yazıları, otuz sekiz yıl öncesininkiler gibi değildi. O zaman roman muhtevası içinde toplumu anlamaya, anlatmaya çalışan Mehmet, artık sosyal, ahlâkî yapıdaki çözülmeleri eleştiren, onların nedenlerini anlayıp çözümler üreten, özgün bir söylemle karşımıza çıkıyordu. Ses neredeyse çocukluğundakiyle aynı idi. Yüreğin duyuş safiyeti değişmemişti. Çalışma hayatı, geçirilen badireler, içteki güzellikleri pörsütüp öldürememiş, tam tersine, ülkemezde oluşan, oluşturulan kirlenmeye, çürümeye ve yürütülen kördöğüşüne ye karşı savaş açan dinamizmini ayağa kaldırmıştı.
Karşımızda, artık Yelbeyi’li çocuk değil, aydın, sorumluluğunu idrak etmiş, sıra dışı bir yazar vardı. Hem de aradığımız, bulamadığımız, hasretini duyduğumuz anlayış ve solukta.
Güdümsüz, kendi adına, toplumu adına, değerleri adına düşünen ve kalemi eline alan bir yazar.
Hoş geldin Mehmet!..  Allah yüreğine de kalemine de güç versin. Özlediğimiz o kalem ve o yürekti.. Sesin, soluğun tez elden alınır, anlaşılır olsun.. Yüreğinle, kaleminle, bahtın açık olsun…
Çürüme ve Kördöğüşü, onun parçası olanlar, yani çürütenlerle kördöğüşünü yapanlar tarafından teşhisi konulabilecek bir olgu değildi. Aynı şekilde onlar tarafından da ortadan kaldırılamazdı. Hastalığa sağlık, yayla safiyetindeki esintiden gelmeliydi.
Söz uzadı… Ama şunu da belirtmek gerek:
Mehmet Duran’ın yazısı bir yüreğin sesi.
Bozulmamışı, hilkati, yahşiyi arayan; Yelbeyi’nin ardıcı kadar saf, tabii, Anadolu Bozkırı’nın sesi.
Onun için, o yüreğe kulak verilmeli, dayanmalı. Ten teması kadar hassas ve titreşimli bir gönül bağı kurulmalı.”
Demişsin…
Kitap çalışmalarımda, seni kendime dayanak edindiğim bölümler hakkında ve bunların teyidi anlamında ise;                                                                                                 
  “Saygıdeğer Kardeşim,
Adamı bir anda ak saçlı iken alıp, on numara tıraşlı kara saçlı günlerine götürüyorsun. Üstelik, mazinin karanlıkları arasında bazı hatıraların kaybolup gitmesine izin vermeden; insanî erdemleri unutup elinin tersi ile itmeden… İnsan olmanın erdemlerle mümkün olduğunu bize hatırlata hatırlata…! Ne diyeyim… Allah kalemine, yüreğine güç versin.
Yayılan dalgaların ilk taşı olmak ne kadar güzel bir şey. Gazeteler, televizyonlar, internet siteleri tersini bile yapsalar, ve de ne yaparlarsa yapsalar, doğru bir tek taş olmak, yine de en  iyisidir….
İnternetten gönderdiğin son kısmı da bugün alıp okudum. Bazı ufak-tefek işaretler ile işaret koymadan düzeltmeler içeren kısmı olduğu gibi geri gönderiyorum.   Yazı dilinde, konuşma üslubuna ulaştırıcı noktalamalar kullanılabilir her halde. Ama bunlarda vurgu yeri olarak ünlemler, soru işaretleri noktalardan önce mi yoksa sonra mı gelmeli? Herhalde çok önemli değildir. Ama yine de noktalar işaretlerden önce gelmeli değil mi…?
(gitsin…(!?) , budur…!!!,  ne demeli…!!!???) yerine (gitsin!?.., budur!!!.., ne demeli!!!???..) daha uygun olabilir mi? Veya bunların tek işaretlisi.. Bir de unvan yerine daha genel bir kavram olarak (Öğretim Üyesi) kullanılabilir mi?
Mehmet’çiğim, görüyorsun ki özde söyleyecek bir şey bulamayınca kabukla uğraşıyorum. Muhabbet ve hasretle kucaklarım. Caner.” 
                                                      Diye yazmışsın…

Ana gıdasını İvriz’den alan, benim yürekli, mert ve delikanlı arkadaşım, sevgili kardeşim Caner.
Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Görevlisi olan, ancak ünvanını kullanmayı zül bilen Caner.

Sayın Doç. Dr. Caner ARABACI;
            Yukarıdaki ilk yazın, duygu deryasında saatlerce ağlattı beni…!
            Sen dürüsttün, yiğittin, delikanlıydın… En küçük bir yamuğu ya da yanlışı ne yapar ne de yaptırırdın. Ne de elinden geldiğince prim verirdin. Ve adın bana, hep bunları hatırlatır.!
            Bizler 4. sınıftayken (lise 1. sınıf) sınıf arkadaşlarımız içinde çeteleşen 8-10 kişilik bir gurup vardı hani…?
Dayı kesilmişlerdi başımıza…
Ve musallat olmuşlardı dünyalar güzeli bayan hocamıza…
Hoca’mız iyi niyetli ve temizdi… Onlar ise bunu suiistimal ediyor, güya “Ödev gösteririz.” diye masasının çevresinden O’nu ablukaya alıyor, Biri de başını masanın altına sokup röntgencilik yapıyordu hani…?
İkimizde ön sıralarda oturuyorduk da, sen bir sabrediyor, iki sabrediyor, dayanamıyordun hatırladın mı…?
Bir defasında dayanamayıp, nasıl vurmuştun röntgencinin kıçına tekmeyi…!
Masanın ta altına dek nasıl da sokmuştun Kerata’yı(!)
Hoca çıkıp gitmiş; çete elemanları sarmıştı seni,
Bir güzel döveceklerdi yani...!
Ama sen ne kadar da dik durmuştun karşılarında!
Yine de sen bir kişiydin ve döveceklerdi seni…
Ama derhal arkana ben çıkıp dikilmiştim! Sonra da diğer dostlarımız…
Çete, saldırısını gerçekleştirememişti. İş bu gerçekleştirememeyle kalmayıp o gün o çete dağılmıştı….
Ve bizler dimdik ayaktaydık…!
Ama bir gün, kendisini bu ülkenin aydını sanan bir hoca,
“Her türlü fırsat elindeyken, Sovyetler Birliği’ni de kandırıp, bu ülkede komünist devleti kurmadı. Burjuva cumhuriyeti kurdu.” diye Atatürk’ü suçlayan, Atatürk düşmanı bir adamın, ülke dindarları için, “Atatürk düşmanıdırlar!” demesine de dayanamamıştın!
Ayağa kalkıp O’na; “Oralarda ve bu sınıfta, senden başka Atatürk düşmanı yok!” demiştin!
Adamın gücü, sille tokat ancak dövmeye, yatılılık ve İlköğretmen Okulları’nda okuma hakkını elinden aldırmaya ve aynı gün seni okuldan uzaklaştırmaya yetmişti..!
Dershanemizden dövüle dövüle götürülüşün seni son görüşüm olmuştu… Korkuyla bakakalmış, sana destek verememiştim… Özür dilerim be Caner… Seni bari olsun, uğurlayamamıştım bile.!
Sana destek vermek isterdim… Lakin hepimizin hali malumdu. Fakir fukara evladıydık, okuldan atılırsak hayatımız kayardı… Nitekim benimki kesinlikle kayardı! Belki bunun hepsi hayatın bir cilvesiydi… Kim bilir…
Hayatım boyunca, senin ne durumda olduğunu hep merak ettim…
Selçuk Üniversitesi’nde Öğretim Üyesi olduğunu duyunca koltuklarım kabardı, mutlu oldum ve izini bulmuştum. Seni derhal aradım.
Evet…:
Kuran’ın belirttiği, senin de hatırlattığın gibi; “Onlar yapadursunlar planlarını; elbet bir de Allah’ın planı vardı…!”
Ülke sorunlarını konuşuyorduk da bana; “Yaz bunları…” diyordun. Başladım yazmaya Caner…
Elimden geldiğince, dilimin döndüğünce…
Farklı kulvarlarda da olsanız sen İsmail Yıldırım’ı en az benim kadar iyi tanırsın… O’nun hakkında yazdıklarımı senin için de aynen tekrarlıyorum…
Ve ayrıca belirteceğim bir husus daha var ki;
Yukarıdaki yazılarında ”İşin kabuk kısmıyla falan ilgilendiğini ve vs. şeyler” yazmışsın…
Bak Caner; benim canımı sıkma…!
Sen kabukla, mabukla uğraşacak adam değilsin!
Atmasyonu bırak sadede ve işin hakikatine gel.!
Bak, sana bu konudan hemen sonra Kadir Baran faslı içinde bir “kabuk pörtletme” meselesi anlatacağım ki, sen yanımızda olmayınca ve senin yokluğunda bizlerin kabukla nasıl uğraştığımızı, asıl kabukla uğraşanların bizler olduğumuzu, bunu hala da pek terk edemediğimizi öğren. “Öğren.” diyorum, çünkü seninle daha çok işimiz var. O kabukları kırıp işin daha daha özüne çok gireceğiz inşallah…!
Şimdilik bu fasıldaki sözlerimi burada bitiriyorum ve yine; “Bize varlığın yeter Caner…! Sen hep aynı kaldın; hiç değişmedin, sadece geliştin…! Bizlere çok lazımsın; daha da geliş, ve gelişeceksin be Caner…!”
Seni yılların özlemiyle kucaklıyor; gözlerinden gıyaben öpüyorum… Varlığın ve dostluğun için önce Rabb’ime, sonra sana teşekkür ediyorum; Lütfen kabul et Caner!” diyorum.

C- Fasulyeyi Kadir "Pörtletti"!


C- FASULYEYİ BİRLİKTE “PÖRTLETTİĞİMİZ”   
           KADİR BARAN’IN GÖRÜŞLERİ:

Değerli dostum,
Türkiye’de ki birçok çürümeye parmak basman önemli. Biliyoruz ki bu konular sadece yazdıklarınla sınırlı değil. O nedenle eminim ki yazdıklarının devamı da gelecektir.
Biliyorsun ki, bir odada havasız kalmış bir kişi havanın kirlendiğini bilemez. Dışardan, yani havası temiz bir yerden gelen birisi havanın kirlendiğini derhal bilir.
Senin de aynı misal birçoklarının kanıksadığı, ama aslında öyle olmaması gerektiğinin farkına varmasını sağlayacağından eminim.
Kavram karmaşası nedeniyle gerçeklerin örtülmesi, buna bağlı olarak da insanın kendisine yabancılaşıp, senin deyiminle “mencerleşerek” çürümesinin gündeme gelmesi noktasında ileriki zamanlarda da yazacağını umuyorum.
Rahmetli İnönü’nün dediği gibi “Bir ülkede namuslular namussuzlar kadar cesur olmalıdır.” Çalışmaların için tebrik eder ve devamını dilerim.
İvriz İlköğretmen Okulu
1972 yılı
 6-C sınıfından arkadaşlrından:
Kadir BARAN.


FASULYEYİ NASIL “PÖRTLETTİK”?

Ya Hu Kadir; bizim arkadaşların hepsi senin gibi saklanıyor…!
Lafa bak; “6-C  sınıfından” arkadaşımmış…!
Sen benim asıl 1-C sınıfından arkadaşım değil misin!
            O altı koca yılı, dolu dolu ve iç içe  ortaklaşmadık mı ?
            Hem sen İlköğretim Müfettişi olduğunu niye saklıyorsun…!
            Lakin Nasrettin Hoca dediğine, “Sen de haklısın!”…
            Sanırım hatırında sadece, 6. sınıftayken uygulama stajındaki kabuğunu pörtlettiğimiz fasulyeler kalmış olmalı çünkü…! Ama  o günler daha dün gibi benim de hatırımda…!
            Biliyorsun o yıllarda düdüklü tencere falan yoktu. Varsa da bizlerde yoktu. Hani kuru fasulyeyi bir türlü iyi pişiremiyorduk. Ne yapsak da sert kalıyordu ama yine de idare ediyorduk!
            Hani bizim Ürgüp’lü Hüseyin İltaş, staj grubumuzun tabldot şefiydi… Oturduğumuz evin “günlük işler nöbetine” kalan arkadaşa pişirilip taşırılacakların listesiyle tarifesini hep O verirdi…! O gün nöbet sırası senindi… Talimatını ve tarifeni aldın, kuru fasulye ve pilav pişirecektin…
İltaş Sana;
“Önce fasulyeleri bir güzel pörtleteceksin.” demişti de, sen de tamam demiştin…!
Akşam geldik, baktık; kuru fasulyeyi en güzel sen pişirmiştin… Çok beğenmiştik; sen de övünmüştün…!
Bunun üstüne bir güzel cümbüş tıngırdatmıştın(?)
Ama biz bir de baktık ki tüm fasulyeler yarım!
Dikkat ettik ki ne görelim? Tenceredeki tüm fasulyelerin kabuklarını soymuştun!




Uygulama Stajında Fasulye Pörtlettiğimiz Ev,
Öğrencilerimiz ve Kendi Okulumuza Dönüş Zamanı:



“Ulan Kadir, “Bu ne? dedik de;
“Ben onların kabuklarını pörtlettim.” demiştin!
Gülüşmekten kırılmıştık!
Fasulye pörtletmeyi ne de güzel bilmiştin…(!)
 İltaş”ın “Pörtleteceksin.” lafı, “Kaynatıp haşlayacaksın.” demekti! Halbuki asıl pörtletme, sebze türü şeylerin közlenmesidir. İltaş yanlış kelime kullanmış, sen ise pörtletmek yerine işin en doğrusunu yapmıştın! Bizi de kabukla uğraşmaktan kurtarmıştın!
O gün bu gündür önümüze gelen her şeyin kabuğunu senin usul pörtletmeye ve direkt hedefe yürümeye, merhum Cumhurbaşkanımız Sayın İsmet İnönü’nün zikrettiğin meşhur sözünde olduğu  gibi, en az namussuzlar kadar ses çıkarabilme gayretine  başlamıştık…! Seni bilmem ama ben senden öğrendiğim bu “kabuk pörtletme” işine aynı yol, yöntem ve amaçlarla daha da geliştirerek hala devam ediyorum!
Caner bana “kabukla uğraştığını” yazmış…
Ben de O’na; “Caner atma! Sen kabukla mabukla uğraşacak adam değilsin. Zaten sen yanımızdan gidince ve sensizliğimizde, Kadir Baran’la biz, bu kabuk işleriyle uğraştık. Sen yanımızda olmuş olsaydın uğraşmaz, doğrudan doğruya senden öğrenir, direkt hedefe giderdik.” diye cevap yazdım.
Ve inşallah hiçbir zaman, işin kabuğuyla mabuğuyla uğraşmadık ve de uğraşmayacağız…! İşin özüne “dalma çekeceğiz…!”
Unutma; insanımıza inşallah elimizden gelen her katkıyı yapacağız.!
Canım arkadaşım Kadir;
Her halin için teşekkür ediyor, yılların özlemiyle gıyaben kucaklıyorum seni de…! Ve dünya gurbetinden, gerçek başarıyı yakalamış olarak aslına dönenlerden olmanı, olmanızı ve olmamızı diliyorum Allah’tan!

D- Bedenci Ulvi


D- KİTABIMIZIN ANA DAYANAKLARINDAN BİRİ OLAN, İVRİZ’DEYKEN KENDİSİNE “BEDENCİ” DEDİĞİMİZ, SINIF ÖĞRETMENLİĞİNDEN EMEKLİ, ALAYDAN YETİŞME KOLEJ ÖĞRETMENİ, BİZİM ULVİ DURMUŞ’UN ÖĞRETMENLİĞE VE KİTABIMIZA BAKIŞI:
  
Sevgili  dostum Mehmet,  
            Kitabında  bana da yer  verdiğin için teşekkür ediyorum!
“Çürüme” adlı kitabında, benden söz ettiğin bölümün başında; “Öğretmenliğin görevden ziyade yetki” olduğunu vurgulamışsın. Bunu tüm öğretmen camiasının doğru anlayıp  elindeki  bu önemli  yetkiyi  doğru kullanmasını  gönülden arzu ediyorum. 
Ben bir öğretmeni, özellikle de sınıf öğretmenini  hep bir tıp doktoruyla karşılaştırıyorum:
Nasıl ki çok meşhur da olsa hastasına yanlış teşhis koyup yanlış tedavi etmeye çalışan bir doktorun hastası iyileşmez, hastalığı ilerleyebilir, hatta ölebilir yada hasta sahibi onu kurtarmak için başka bir doktora gider, sonradan gittiği doktor doğru teşhis koyar ve hastayı doğru tedavisiyle sağlığına kavuşturabilir. İşte aynen öyle…
Ancak bu örnekte ölen yada sağlığına kavuşan sadece bir kişidir. Öğretmenin yanlış tutumunun sonucu  oluşan ve oluşacak olan zararlar bence çok daha vahimdir. Onun yaptığı yanlış koca bir sınıf…? Bunu bir de yıllarla çarpınca da kocaman bir insan topluluğu çıkar karşımıza...! Sonucun vahametini millet olarak ne yazık ki sıklıkla görüyor ve yaşıyoruz… Ancak tedbir alan nerede…?
               Öğretmeninin “hadi ulan ,beceriksiz herif” aşağılaması; pek çok çocuğun eğitim ve öğretim hayatını bitirilebileceği gibi, bu yolla, kendisiyle ve yaşadığı çevreyle barışık yaşayabilecek nesillerin de önüne koca bir kaya konulmuş olabilir. İşin kötüsü herkes bu kayayı aşma gücünü ve cesaretini gösteremeyebilir…!
Senin, “ Tam ortada durduk; her yöne baktık. Tuttuk bir de her yönden baktık.” sözünle ne çok şeyi ifade ettiğini umarım ülkemizin geleceğine katkı sağlayacak her fert anlar…!
Eline, diline ve yüreğine sağlık diyor, attığın bu güzel adımla topluma ışık olmanı diliyorum…!                                                                                              
                        
                               (Güya Emekli, Gerçek Bir Öğretmen):
                                      Ulvi DURMUŞ 

Ulvi, kardeşim;
İnan ki sana nasıl hitap edeceğimi de hakkında neler yazıp, nasıl teşekkür edeceğimi de bilemiyorum...?
Öğretmenlerimden, daha doğrusu şahsıma dönük öğretmenlik yapmış olan hocalarımdan biri de sensin. Her türlü tavır ve davranışınla senden çok şeyler öğrendik. Başta ben…!
Senden öğrendiğim şeylerin öncelik sırasını elbette hatırlayamıyorum. Lakin önem sırası aklımda… Öyleyse söze oradan başlayayım…
Yani “Allah-ü la’ dan” gireyim. Ayet-el Kürsü’den yani.
Bu kitabın bir yerlerinde, “Allah-ü la’ yı” çocuklukta senden, senin ağzından öğrenmiş olduğumu yazdım sanıyorum…
İnşallah O’nu sıkça okuduk. Anlamı da hatırımızda…
Senin bu öğretini “Gurbetteki Vekil” adlı kitap çalışmamızın “Kader” konusundaki açıklamalarımızda kendimize dayanak edindik. Ve kitabı Ayet-el Kürsü’den aldığımız feyzin üzerine dayandırdık. Senden, açıktan açığa “Çürüme” adlı kitap çalışmamızda bahsetmiş gibi görünsek de asıl itibariyle “Gurbetteki Vekil” adlı çalışmayı tamamen senden öğrendiklerimizin üzerine kurguladık. Dolayısıyla adın içinde geçmese bile biz seni asıl orada anlattık.
Ve hatta seninle ilgili bölümler evvela o kitabın içindeydi. Senin konuları “Çürüme” içine sonradan postaladık..(!)
Tabii ki, orada senden öğrendiklerimizi ileriki yıllarda edindiğimiz hayat tecrübelerimizle bir hayli geliştirdik. Katılırsın katılmazsın bilmiyorum ama biz orada;
“Nihai yaratıcı ve işlerin olur vericisinin” Allah olduğunu, O’nun genel uygulamasının ise, geleceği “kul” davranışına göre şekillendirmek biçiminde tezahür ettiğini kanıtladık. Dolayısıyla ve bu anlamıyla; “Kendi ellerimizle yarattığımız kader…(!)” lafının doğruluğuna biz de katıldık….
Böylece, özellikle okumuş yazmış kesim arasında sıklıkla rastlanan, dininden kopmamış ama “kader vb.” bir çok konuda kafası karışmış insanımızın soru ve sorunlarının, kafalarındaki karmaşanın belki de önemli bir bölümüne açıklık getirdik.
Yukarıdaki görüşlerine harfiyen katılıyorum.
İlave olarak da;
Çocuklarımızı, güya “eğitim öğretim” adına yarış atına çeviren, onların çocukluklarını yaşamalarına fırsat vermeyen zihniyet, değer yargısı, ortam, olgu ve oluşlarla “Meğer bizler paranın üzerinde oturuyormuşuz da haberimiz yokmuş… vb.” teranelerle, eğitim öğretimi ticari bir meta haline getirenleri de şiddetle kınıyorum…
Bu teşekkürler bölümünün başına koyduğum kendi ilkokul öğretmenlerimle ilgili kısacık açıklamam bunları izaha yeter de artar bile.
Bahsi geçen öğretmenlerime elbet teşekkür edildi ancak o yazıların oraya sırf teşekkür için konulmadığı da biline..!
            Kardeşim Ulvi;
Sözü uzatmayacağım. Ta çocukluğumuza dayanan, hala da süren bana dönük teveccühlerin, insanlığa ve erdeme dönük tüm davranışların için Allah senden, aileden ve cümle inananlardan razı olsun…! Allah’a emanet olunuz…!

E- Meter'li Öğrencim Ersin ....


            E- METER’Lİ BİR ÖĞRENCİMİN DUYGULARI: 

Orada bir köy var uzakta, o köy bizim köyümüzdür. Gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüzdür.
Evet; o köye gitmesek, o köyde yaşayan insanların aydınlık yarınlara çıkması için her şeyin başı olan eğitim ve öğretime ihtiyaçları vardır. Bunlar gerçekleştirilmediği taktirde ( o köy ) sadece sözcükte kalır.
O köyü sözcükte bırakmayan değerli öğretmenim Mehmet Duran Bey’in bizim köyümüze atanması yapıldı. Amma öğretmen gibi öğretmen… Sözü özü bir, fedakar, idaalist, köylünün derdi ile dertlenen, sevinçi ile sevinen, köye bir çok yenilikler getiren, ders saatinde öğretmen, ders dışında köylü ile kucaklaşan ve bütünleşen, köyün öğretmeni, doktoru, veterineri ve mimarı; köyün cehresini değiştiren vefalı öğretmenim;
 Sizi hiçbir zaman unutmadık, unutmayacağız…
 Yıllar sonra yine vefalığınızı gösterip bizlere ulaştınız. Yazdığınız kitapta bizleri de unutmayıp yer verdiğiniz için size teşekür eder başarılar dilerim. Sevgi ve saygılarımı sunarım.

Öğret.Gör. Ersin Arslan 
Yüzüncü Yıl Üniversitesi Eğitim Fakültesi -VAN


        En güzeli sana “Evlat”  diyerek başlayayım söze, Ersin!
        Sn Dr. Ersin Aslan;
        Çünkü biz öğretmenler çalıştığımız köyleri köyümüz, öğrencelerimizi de evladımız biliriz.
        Bugün yabancı dille eğitim, öğretim yapan okullarda olduğu gibi, daha ilk günden biz de yasaklardık size okulda Kürtçe konuşmayı...
        Daha 1. sınıfın ilk günlerinde, “Hoce; Mela’nın Gırosu vurdi…!” dedikleriniz hep aklımda… “Öğretmenim, İmam’ın oğlu bana vurdu…!” diyecektiniz yani…
        Bir de ağabeylerinizin, “Hocem, biz okullarda daha başarılı oluruz fakat, Türkçe’yi tam kavrayamıyoruz.” dedikleri hatırımda…
        Benim de;
        “Ana dili Türkçe olanlardan hepsi, pek mi güzel anlıyor sanki…!
        Şu an başka çareniz ne ki?
        Aman gayret edin, siz de anlarsınız. Hatta ileri bile gidersiniz…”
        Dediğim sözleri haklı çıkardınız.
        Sadece, “Hoce; Mela’nın Gırosu vurdi…!” diyebilirken ta Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde öğretim görevliliğine uzandınız..
         Fazla söze gerek yok.
        Siz gereken sözü, hal dilinizle zaten söylediniz.
        Bana ise ancak teşekkür etmek düştü….!
        Lütfen kabul ediniz…
        Ve sadece var olunuz…!
        Gözlerinizden öpüyorum; Allah’a emanet olunuz….!
            Ve bilesin ki O Köy hep bizim gönlümüzde…

F- Genç Ersen...


             F- TASLAK ÇALIŞMALARIMIN OKUYUCULARINDAN GENÇ ERSEN’İN ÇALIŞMALARIMA DÖNÜK ÖVGÜSÜ:

Teşekkür ;
Ciddi ve uzunca bir zaman sonucunda ortaya çıkan, toplumumuzla ilgili çeliştiğimiz bazı konuları yansıtan ve açıklayan bu çalışmanın en son aşamasına gelip basılmasına kadar geçen sürece bire bir şahit oldum. Harcanan zaman ve emeğin farkındayım.
Umarım yılların bilinçli deneyim ve birikimlerine dayanarak yazılan bu kitap, okuyanlara ve okuyucuya faydalı olur. Ayrıca topluma da yararlı bir basılı yayın haline gelir. Aslında bunun böyle olacağına da yürekten inanıyorum.
Bu bağlamda yazar, Av. Mehmet DURAN’ı tebrik eder, başarılarının devamını dilerim.                                     
                                                          Ersen UÇAR

            Kitap çalışmamı yürütürken ilgisi nedeniyle sıklıkla yanıma gelen ve bana sürekli hak veren, “Çürüme” adlı kitap çalışmamdaki “Genel Kadını Yıkamayan İmam” hikayesini anlatan genç kardeşim Ersen;

sağ ol. Sana da çok teşekkür ediyor, uzun ve hayrın her türüne vesile bir hayat yaşamanı, nihayetinde de gerçek başarıyı yakalamanı C. Allah’tan diliyor, gözlerinden öpüyorum. Allah’a emanet olasın, Ersen!   

18 Aralık 2010 Cumartesi

7- EĞİTMENİMİZ VE ÇATAK ÜNİVERSİTESİ:


EĞİTMENİMİZ VE ÇATAK ÜNİVERSİTESİ:


Burada bizim Konya, Bozkır, Yelbeği Köyü İlkokulu (Çatak Üniversitesi) ile Rahmetli Eğitmen’imiz Abdurrahman Göker’den bahsetmek istiyorum. Allah kendisinden razı olsun; gani gani rahmet eylesin! Eğitmenimiz; bir çok yönden çok mükemmel ve yeterli bir adamdı. Ben kendisinden öğrendiğim bir çok şeyi hayatıma uygulamaya çalışmışımdır.
Özellikle “Sabır Bozgunu” ve bu, “Çürüme” adlı kitabımda zaman zaman bahsettiğim gibi; üzerime elzem olmayan işlere sık sık maydanoz olsam da, bu konudan sonra ele alacak olduğum “Camilerimizde Din Diye Yutturulanlar.” başlığı altındaki bizim coşkulu İmam Efendi’ye o gün seslenememiştim!
           Lakin bizim eğitmenimiz öyle miydi ya?
          Benim zaman zaman yaptığım pısırıklığı O hiçbir zaman yapmazdı! Camide olsun, cemaatte olsun, çiğ ve olumsuz bir söz duyduğunda sessiz kalamaz, derhal müdahale ederdi.
          İmamın normal şartlarda yaptıkları vaazlarındaki olumsuz konuşmalarını bir kenara bırakın; herhangi bir imam hutbe okurken bile okunan hutbede bir olumsuzluk görse derhal uyarırdı. Uyarısı da sert ve azarlayıcı olurdu. İmamı derhal sadede davet ederdi. Kendisi eğri bilgi ile doğru bilgiyi ayırabilecek yeterlilikteydi. Çünkü sürekli okurdu. Hem de çok yönlü okurdu. Her bakımdan bilinçli, bilgili, çalışkan ve dirayetli bir adamdı.
          Eğitmen’imden öğrendiğim bazı şeyleri hayatta her zaman uygulayamasam da umarım bu kitapta sözünü ettiğim eleştirileri çekincesiz ve cesaretle yapmışımdır…
           Zaten buna gayret ettim. Ayrıca bu kitabın yazımındaki tavır ve tarzımda kendisini rehber edindim!
           Eğitmen’im aynı zamanda Hanife Ebem’in (Babaannem) Amcası’nın oğluydu. Hatırladığım kadarıyla askerliğini onbaşı olarak tamamlamıştı. Çünkü Hanife Ebemle eski adamların kendisine; “Abdurrahman Onbaşı” dediklerini hatırlıyorum.
Hanife Ebem’in anlattıklarından hatırımda kaldığına göre: Sıralamasını tam olarak hatırlayamasam da, sanırım önce köyün muhtarlığını yapmış. Belki de eğitmenliği kazandıktan sonra okul yapımı adına muhtarlığı da üstlenmiştir; orasını tam olarak bilemiyorum. Üstelik işin o yönü konu dışıdır da…
           Bu arada ülkemizde hızla okullaşma çalışmaları da sürmekteymiş. Ancak ortalıkta bu okullarda görev yapacak hoca yokmuş…!
           Zamanın hükümeti öncelikle üç yıllık ilkokullar açma yolunu tutmuş.
          Dediğim gibi yetişmiş öğretici olmadığından, bu okullarda görevlendirilmek üzere; askerliğini onbaşı ve çavuş olarak bitirenler arasından istekli olanları 6 aylık bir eğitmenlik kursuna tabi tutmuş. Bu kursiyerlerden başarılı olanları bu okullarda, özelliklede kendi köylerindeki okullarda görevlendirme yoluna gitmiş.
          Böylece eğitmenlerin kendi çevrelerinde her açıdan ışık olmalarının kapısı da açılmış. Kendi köylerindeki mal varlıklarını örnek olacak şekilde kullanmaları sağlanmış. Hatta bu örnekliği yerine getirebilmeleri için yeterli varlığı olmayanlara, yine kendi çevre şartlarının gerektirdiği koşum ve vs. takımları da dahil olmak üzere, tarla ve sulak arazi dahi verilmiş.
            Diğer taraftan da konuya acil ve pratik bir çözüm oluşturmuş. Bir taraftan da okul yapımlarına devam edilmiş.
          Tabii ki bu arada bizim köylümüzle Eğitmenimiz de boş durmamış. Köyümüzün aydın muhtarı Abdurrahman Onbaşı ile yeniliğe, eğitim öğretime açık yapıdaki insanı, İkinci Dünya Savaşının hemen bittiği yıllarda, köyümüzün Çatak Mevkisinde elbirliğiyle bir ilkokul yapmaya başlarlar.
            Orası, Eğitmenimizin Üniversitesidir ve ben o Okul'dan mezunum işte!